Çok çetrefilli günler yaşıyoruz. Kimin neyi niye yaptığını analiz etmek zor. Ülke bir  savaş durumunda ama savaştığımız taraf dost mu düşman mı ? Dost değil belki ama düşman da değil gibi. Karmaşık zamanlar ve her yazan kendi açısından haklı. Murat SEVİNÇ diken.com.tr de kendi bakış açısı ile son dönemde yaşananları şöyle yazmış…

 

Bana kalırsa son dönem Türkiye demokrasisinin perişanlığını, ne halde olduğumuzu gösteren en ‘kusursuz’ örnek, Gezi eylemleri sırasında bir grup oyuncu ve yazarın, dönemin başbakanı ile yaptığı ‘gece’ görüşmesidir. Üniversitelerde üzerine ders açılabilecek bir toplantıdır o.

Yanlış anlaşılmasın, oraya giden insanların ciddi bir sorunu iyi niyetle çözmeye çabaladıklarına kuşku yoktu. Sorun şu ki, öyle bir manzara ancak demokrasiyle uzaktan yakından ilgisi olmayan bir rejimde gerçekleşebilirdi ve nitekim öyle oldu.

Madem başkanlık sisteminden söz ediyoruz, daha anlaşılır olması için bu ‘nefis’ örneği ABD’ye uyarlayalım.

Amerika’da dozerlerle bir parka girilse…

Hayal edelim: Başkan Obama, Central Park’a İç Savaş yıllarından kalma sembolik bir kışla, hemen çaprazına şöyle güzel bir kilise inşa edileceğini vs. söylemiş olsun. Dozerlerle parka girilsin. Muhalif bir senatör dozerin önüne çıksın ve yıkımı durdursun. Gençler parka gelip çadırlarını kursun. Sonra bir gece o çadırlar polis tarafından yakılıp darmadağın edilsin. Sonrasında herkesin malumu olaylar başlasın…

Eylemlerin ve devlet şiddetin doludizgin sürdüğü ilk günlerde, Amerikalı sinemacı, dizi oyuncusu, senarist ve yazarlar; Obama, bir iki yardımcısı ve Obama’nın kızıyla bir odada toplansın. Şöhretler Obama’yı gençlerin şiddet yanlısı olmadığına, devlet şiddetinin sona ermesi gerektiğine ikna etmeye çalışsın. Obama, toplantıya katılan ve o sıralar TV dizisinde George Washington’un yaşamını canlandıran ünlü bir dizi oyuncusuna, ‘yalnız o dönemin şivesini hiç bilmiyorsun’ filan desin.

Saatler sonra içlerinden biri, ‘sosyolojik bir sorun bu’ demeye kalktığında, yeryüzündeki tüm akademik olan ve olmayan konulara Allah vergisi bir hâkimiyeti olan Obama sinirlenip ‘senden mi öğreneceğim sosyolojiyi, ben milyonlarca oy alıyorum’ diyerek toplantıyı terk etsin. Kızı da peşinden çıksın. Bu arada kültür işlerinden sorumlu başkan sekreteri, ‘var ya, bir daha da sizi buraya getirenin…’ benzeri bir şeyler söyleyip toplantıyı bitirsin.

Demokraside böyle bir garabetin yaşanma ihtimali yoktur

Hayal ettiniz mi? Edemezsiniz. Çünkü herhangi bir demokraside böyle bir garabetin yaşanma ihtimali yoktur. Hiç kimse tepedeki yöneticiye gidip ‘yanlış anladınız, lütfen çocuklarımızın öldürülmesine izin vermeyiniz’ diye rica etmez. Hiçbir yönetici, böylesi bir gücün sahibi ve bu ölçüde muktedir değildir.

Dolayısıyla söz konusu görüşme, Türkiye’nin perişanlığının ve yönetim sisteminin hali pür melalinin, kör parmağım güzüne bir kanıtıydı. O görüşme rejimin düzeyini, yetmiş küsur milyon yurttaşın bir kişinin iki dudağına baktığını, dünya ve Türkiye kamuoyuna bir kez daha açıkça ilan etmiş oldu.

Peki, hâl böyleyken memleketin diğer sorunlarının demokratik yöntemlerle çözülmesi mümkün müdür? Değildir. Bir kişi istemeden, bir kişi izin vermeden, bir kişinin keyfi yetmeden, bir kişi uygun bulmadan, bir kişinin çıkarları ve konumu gözetilmeden herhangi bir sorunun; aklın fikrin, hukukun, tarihin ve bilimsel bilginin gereklerine göre çözülmesi olası mıdır? Değildir.

Kurumsallık ortadan katlığında, geriye ‘ricacılık’ kalır

Türkiye devleti, hemen tüm kurumlarını tek bir kişiye memur ederek, o ‘evet’ demeden hareket etme yeteneğini tümüyle kaybettiyse, bunun adı ‘kurumsallığın sonu’ olmaz mı? Olur. Demokrasileri demokrasi yapan temel unsurlardan biri de, iyi işleyen köklü kurumların yarattığı kültür değil midir? Öyledir. Ve işte o kurumsallık ortadan katlığında, geriye ‘ricacılık’ kalır.

Ricacılığın kendisi bir kurum haline geldiğinde ise, kamu hizmetinin yerini kıyak ve himmet, saygının yerini riya, yasanın yerini ferman ve lütuf alır. Kendi kendisini besleyen berbat bir çarktır bu. Bir sorunun ‘adını koymak’ için dahi izin almak gerekir. Herkes, bahşedenin ağzının içine bakar olur.

Kürt sorununda gelinen noktada, kurumların demokratik bir zihniyetle oluşturulmamasının ve halihazırdakilerinin de düzgün ve şeffaf şekilde işletilmemesinin payı çok büyüktür. Bir süre sonra barış görüşmeleri ‘verili koşullarda’ yeniden başladığında da durumun değişmeme olasılığı büyüktür. Eğer söz konusu koşullar dönüştürülmezse, ne yazık ki görüşmeler yine bir ‘irade-i seniyye’ ile başlayacak ve böyle bir süreçten, çıksa çıksa 2015 model bir Kanun-ı Esasi çıkacaktır.

İşte şu dönemde HDP’nin yanında olmak ve Demirtaş’ın kıymetini bilmek, bu yüzden çok önemlidir.

HDP’nin parlamentoda olmadığı bir barış süreci mümkün olmadığı için yazıyorum

HDP yanlısı yazılar kaleme almamın nedeni içi boş övgü hevesi değil elbette. Eleştirdiğim de oldu ve eleştirinin sürekli olmasından yanayım. Okuduğunuz ve muhtemelen daha da okuyacağınız dayanışma satırlarını, Demirtaş’ın (ve kuşkusuz Yüksekdağ’ın) son derece aklı başında, pırıl pırıl, yetenekli, içtenlikle barış yanlısı bir yurttaş ve siyasetçi olduğunu düşündüğüm için yazıyorum. HDP, Kürt ile Türk arasında kalan tek kurumsal bağ olduğu için yazıyorum. HDP’nin parlamentoda olmadığı bir barış süreci mümkün olmadığı için yazıyorum.

HDP’nin Türkiye’ye yönelik taleplerinin, batı demokrasisi standartlarında olduğu kanısıyla yazıyorum. Bizdeki gibi son derece katı bir üniter yapının batıda eşi benzeri kalmadığını bildiğim için yazıyorum. HDP çoğulcu demokrasinin güvencesi haline geldiği için yazıyorum. Türkiye’nin, ‘oğluna bedelli askerlik yaptırıp kendisi şahadet şerbeti içmekten söz eden’ müstafi hükümet bakanlarına değil, ‘size savaş yaptırmayacağız’ diyebilen siyasetçilere ihtiyacı olduğu için yazıyorum. Bu kadar basit.

Barış ve peşi sıra demokrasi, eğer altı küsur milyon oy almış ‘HDP fırsatı’ harcanmazsa, Demirtaş ve diğerleri seslerini duyurabilirse gelecektir. Aklı başında CHP’liler, parlamento dışı özgürlükçü sosyalist sol, HDP, vicdan ve ahlak sahibi mütedeyyin kesim, demokrasiyi hep birlikte ‘hak’ edecektir. Lütufçuluktan, hiç kimsenin hakkını ‘rica’ etmek zorunda kalmadığı adam gibi bir demokrasiye ancak bu bilinç ve birliktelikle geçilebilir.

HDP ve Demirtaş’tan ‘devlet dili’ beklemek akıl kârı değildir

Hâl böyleyken HDP ve Demirtaş’tan, 30 yıldır anlamsızca yapıldığı gibi ‘devlet dili’ beklemek akıl kârı değildir. Hele ki bu zor günlerinde, her Allah’ın günü yaptıkları son derece aklı başında ve barışçıl açıklamaların duymazdan gelinmesi acımasızlıktır. Kürt sorunun çözümü herhalde ömür boyu işitmekten helak olduğumuz devlet dilinin bir kez daha kutsanmasında değildir.

Daha ne desin Demirtaş? HDP daha ne yapsın? Memlekette Kınama Standartları Müdürlüğü mü var ki, hiçbir açıklamayı beğendiremiyorlar. HDP’ye yöneltilen eleştirinin binde biri, insanların cenazelerini günlerdir tır içinde bekletenlere yöneltilebiliyor mu? Havaya bakıp ıslık çalınıyor değil mi? Belli ki ıslıkçılar, ortamın biraz ‘durulmasını’ bekliyorlar, yeniden insancılmış ve demokratmış numaraları yapmak için.

12 Eylül’ün ahlaksız seçim barajını aşıp muktedirin asabını bozduklarından, partileri kapatılmakla kendileri yargılanmakla tehdit edilen HDP’lilerin, ‘kınamadın kiii, kınamadın kiii’ zevzekliğiyle taciz edilmesinin ne memlekete, ne demokrasi umuduna, ne de bu yoksul halkın, güzel canlarını veren yoksul çocuklarına yararı vardır.

Büyük baskı altında olmalarına karşın, son derece sakin, şiddete mesafeli, kararlı ve barışçıl dilden asla ödün vermeden siyaset yapan HDP ve eş başkanlarının başarılı olmalarını, yürekten dilerim.

Not: Demirtaş, kapatma davası hazırlığı için Burhan Kuzu’nun çalıştığını duyduklarını söyledi. Doğru mu yanlış mı bilemem. Ancak doğruysa, bu güzel haber partinin kapatılamayacağı yolunda daha da umutlanmama neden oldu!

 

Yazı kaynak linki : http://www.diken.com.tr/ovaya-in-siyaset-yap-vazgectim-daga-cik-savas-dur-bekle-bir-saniye-ateistleri-de-al-yanina/

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Çok çetrefilli günler yaşıyoruz. Kimin neyi niye yaptığını analiz etmek zor. Ülke bir  savaş durumunda ama savaştığımız taraf dost mu düşman mı ? Dost değil belki ama düşman da değil gibi. Karmaşık zamanlar ve her yazan kendi açısından haklı. Murat SEVİNÇ diken.com.tr de kendi bakış açısı ile son dönemde yaşananları şöyle yazmış…

 

Bana kalırsa son dönem Türkiye demokrasisinin perişanlığını, ne halde olduğumuzu gösteren en ‘kusursuz’ örnek, Gezi eylemleri sırasında bir grup oyuncu ve yazarın, dönemin başbakanı ile yaptığı ‘gece’ görüşmesidir. Üniversitelerde üzerine ders açılabilecek bir toplantıdır o.

Yanlış anlaşılmasın, oraya giden insanların ciddi bir sorunu iyi niyetle çözmeye çabaladıklarına kuşku yoktu. Sorun şu ki, öyle bir manzara ancak demokrasiyle uzaktan yakından ilgisi olmayan bir rejimde gerçekleşebilirdi ve nitekim öyle oldu.

Madem başkanlık sisteminden söz ediyoruz, daha anlaşılır olması için bu ‘nefis’ örneği ABD’ye uyarlayalım.

Amerika’da dozerlerle bir parka girilse…

Hayal edelim: Başkan Obama, Central Park’a İç Savaş yıllarından kalma sembolik bir kışla, hemen çaprazına şöyle güzel bir kilise inşa edileceğini vs. söylemiş olsun. Dozerlerle parka girilsin. Muhalif bir senatör dozerin önüne çıksın ve yıkımı durdursun. Gençler parka gelip çadırlarını kursun. Sonra bir gece o çadırlar polis tarafından yakılıp darmadağın edilsin. Sonrasında herkesin malumu olaylar başlasın…

Eylemlerin ve devlet şiddetin doludizgin sürdüğü ilk günlerde, Amerikalı sinemacı, dizi oyuncusu, senarist ve yazarlar; Obama, bir iki yardımcısı ve Obama’nın kızıyla bir odada toplansın. Şöhretler Obama’yı gençlerin şiddet yanlısı olmadığına, devlet şiddetinin sona ermesi gerektiğine ikna etmeye çalışsın. Obama, toplantıya katılan ve o sıralar TV dizisinde George Washington’un yaşamını canlandıran ünlü bir dizi oyuncusuna, ‘yalnız o dönemin şivesini hiç bilmiyorsun’ filan desin.

Saatler sonra içlerinden biri, ‘sosyolojik bir sorun bu’ demeye kalktığında, yeryüzündeki tüm akademik olan ve olmayan konulara Allah vergisi bir hâkimiyeti olan Obama sinirlenip ‘senden mi öğreneceğim sosyolojiyi, ben milyonlarca oy alıyorum’ diyerek toplantıyı terk etsin. Kızı da peşinden çıksın. Bu arada kültür işlerinden sorumlu başkan sekreteri, ‘var ya, bir daha da sizi buraya getirenin…’ benzeri bir şeyler söyleyip toplantıyı bitirsin.

Demokraside böyle bir garabetin yaşanma ihtimali yoktur

Hayal ettiniz mi? Edemezsiniz. Çünkü herhangi bir demokraside böyle bir garabetin yaşanma ihtimali yoktur. Hiç kimse tepedeki yöneticiye gidip ‘yanlış anladınız, lütfen çocuklarımızın öldürülmesine izin vermeyiniz’ diye rica etmez. Hiçbir yönetici, böylesi bir gücün sahibi ve bu ölçüde muktedir değildir.

Dolayısıyla söz konusu görüşme, Türkiye’nin perişanlığının ve yönetim sisteminin hali pür melalinin, kör parmağım güzüne bir kanıtıydı. O görüşme rejimin düzeyini, yetmiş küsur milyon yurttaşın bir kişinin iki dudağına baktığını, dünya ve Türkiye kamuoyuna bir kez daha açıkça ilan etmiş oldu.

Peki, hâl böyleyken memleketin diğer sorunlarının demokratik yöntemlerle çözülmesi mümkün müdür? Değildir. Bir kişi istemeden, bir kişi izin vermeden, bir kişinin keyfi yetmeden, bir kişi uygun bulmadan, bir kişinin çıkarları ve konumu gözetilmeden herhangi bir sorunun; aklın fikrin, hukukun, tarihin ve bilimsel bilginin gereklerine göre çözülmesi olası mıdır? Değildir.

Kurumsallık ortadan katlığında, geriye ‘ricacılık’ kalır

Türkiye devleti, hemen tüm kurumlarını tek bir kişiye memur ederek, o ‘evet’ demeden hareket etme yeteneğini tümüyle kaybettiyse, bunun adı ‘kurumsallığın sonu’ olmaz mı? Olur. Demokrasileri demokrasi yapan temel unsurlardan biri de, iyi işleyen köklü kurumların yarattığı kültür değil midir? Öyledir. Ve işte o kurumsallık ortadan katlığında, geriye ‘ricacılık’ kalır.

Ricacılığın kendisi bir kurum haline geldiğinde ise, kamu hizmetinin yerini kıyak ve himmet, saygının yerini riya, yasanın yerini ferman ve lütuf alır. Kendi kendisini besleyen berbat bir çarktır bu. Bir sorunun ‘adını koymak’ için dahi izin almak gerekir. Herkes, bahşedenin ağzının içine bakar olur.

Kürt sorununda gelinen noktada, kurumların demokratik bir zihniyetle oluşturulmamasının ve halihazırdakilerinin de düzgün ve şeffaf şekilde işletilmemesinin payı çok büyüktür. Bir süre sonra barış görüşmeleri ‘verili koşullarda’ yeniden başladığında da durumun değişmeme olasılığı büyüktür. Eğer söz konusu koşullar dönüştürülmezse, ne yazık ki görüşmeler yine bir ‘irade-i seniyye’ ile başlayacak ve böyle bir süreçten, çıksa çıksa 2015 model bir Kanun-ı Esasi çıkacaktır.

İşte şu dönemde HDP’nin yanında olmak ve Demirtaş’ın kıymetini bilmek, bu yüzden çok önemlidir.

HDP’nin parlamentoda olmadığı bir barış süreci mümkün olmadığı için yazıyorum

HDP yanlısı yazılar kaleme almamın nedeni içi boş övgü hevesi değil elbette. Eleştirdiğim de oldu ve eleştirinin sürekli olmasından yanayım. Okuduğunuz ve muhtemelen daha da okuyacağınız dayanışma satırlarını, Demirtaş’ın (ve kuşkusuz Yüksekdağ’ın) son derece aklı başında, pırıl pırıl, yetenekli, içtenlikle barış yanlısı bir yurttaş ve siyasetçi olduğunu düşündüğüm için yazıyorum. HDP, Kürt ile Türk arasında kalan tek kurumsal bağ olduğu için yazıyorum. HDP’nin parlamentoda olmadığı bir barış süreci mümkün olmadığı için yazıyorum.

HDP’nin Türkiye’ye yönelik taleplerinin, batı demokrasisi standartlarında olduğu kanısıyla yazıyorum. Bizdeki gibi son derece katı bir üniter yapının batıda eşi benzeri kalmadığını bildiğim için yazıyorum. HDP çoğulcu demokrasinin güvencesi haline geldiği için yazıyorum. Türkiye’nin, ‘oğluna bedelli askerlik yaptırıp kendisi şahadet şerbeti içmekten söz eden’ müstafi hükümet bakanlarına değil, ‘size savaş yaptırmayacağız’ diyebilen siyasetçilere ihtiyacı olduğu için yazıyorum. Bu kadar basit.

Barış ve peşi sıra demokrasi, eğer altı küsur milyon oy almış ‘HDP fırsatı’ harcanmazsa, Demirtaş ve diğerleri seslerini duyurabilirse gelecektir. Aklı başında CHP’liler, parlamento dışı özgürlükçü sosyalist sol, HDP, vicdan ve ahlak sahibi mütedeyyin kesim, demokrasiyi hep birlikte ‘hak’ edecektir. Lütufçuluktan, hiç kimsenin hakkını ‘rica’ etmek zorunda kalmadığı adam gibi bir demokrasiye ancak bu bilinç ve birliktelikle geçilebilir.

HDP ve Demirtaş’tan ‘devlet dili’ beklemek akıl kârı değildir

Hâl böyleyken HDP ve Demirtaş’tan, 30 yıldır anlamsızca yapıldığı gibi ‘devlet dili’ beklemek akıl kârı değildir. Hele ki bu zor günlerinde, her Allah’ın günü yaptıkları son derece aklı başında ve barışçıl açıklamaların duymazdan gelinmesi acımasızlıktır. Kürt sorunun çözümü herhalde ömür boyu işitmekten helak olduğumuz devlet dilinin bir kez daha kutsanmasında değildir.

Daha ne desin Demirtaş? HDP daha ne yapsın? Memlekette Kınama Standartları Müdürlüğü mü var ki, hiçbir açıklamayı beğendiremiyorlar. HDP’ye yöneltilen eleştirinin binde biri, insanların cenazelerini günlerdir tır içinde bekletenlere yöneltilebiliyor mu? Havaya bakıp ıslık çalınıyor değil mi? Belli ki ıslıkçılar, ortamın biraz ‘durulmasını’ bekliyorlar, yeniden insancılmış ve demokratmış numaraları yapmak için.

12 Eylül’ün ahlaksız seçim barajını aşıp muktedirin asabını bozduklarından, partileri kapatılmakla kendileri yargılanmakla tehdit edilen HDP’lilerin, ‘kınamadın kiii, kınamadın kiii’ zevzekliğiyle taciz edilmesinin ne memlekete, ne demokrasi umuduna, ne de bu yoksul halkın, güzel canlarını veren yoksul çocuklarına yararı vardır.

Büyük baskı altında olmalarına karşın, son derece sakin, şiddete mesafeli, kararlı ve barışçıl dilden asla ödün vermeden siyaset yapan HDP ve eş başkanlarının başarılı olmalarını, yürekten dilerim.

Not: Demirtaş, kapatma davası hazırlığı için Burhan Kuzu’nun çalıştığını duyduklarını söyledi. Doğru mu yanlış mı bilemem. Ancak doğruysa, bu güzel haber partinin kapatılamayacağı yolunda daha da umutlanmama neden oldu!

 

Yazı kaynak linki : http://www.diken.com.tr/ovaya-in-siyaset-yap-vazgectim-daga-cik-savas-dur-bekle-bir-saniye-ateistleri-de-al-yanina/

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir