Zübeyde Dursun blog sahibi bir yazar. Yazıyor hatun kişi ama pek sevimli , pek mutlu ve pek kaliteli yazıyor. Takipte olabilirsiniz , kazançlı çıkarsınız…

http://zubeydedursun.com.tr

 

 

Eski evimizin, sık açılmayan dolaplarını annem ne zaman bir şey aramak için açsa heyecanlanır, usul usul yanaşırdım yanına. Sorularıma dayanamayan annem tek tek anlatırdı. Genelde çekmece ve dolaplardan annemin çeyizi çıkar, biraz gözleri dolar, hele anneannem ile ilgili bir anı içeriyorsa bir iki damla koyu yeşil gözlerinden yaş dökülür, yumuk yumuk küçük, beyaz elleriyle kafasını yan tarafa çevirerek silerdi. En çok kenarı kırmızı kurdeleli eski fotoğraf albümü dikkatimi çekerdi. Sayısız kere baksam bile yine aynı soruları sorardım. Babamın, Cem Karaca edasıyla verdiği gençlik fotoğraflarına gururla bakardım. Bol paçalı pantolonu, göbeğine kadar düğmeleri açılmış dar gömleği, gür siyah saçları… Düğün fotoğrafları da çok güzeldi annemle babamın. Nazlı nazlı gülüyordu annem. Hiç fotoğraf makinesine bakamıyor.  Bir de bir kadın var hep, üzerinde korkunç bir gelinlik, korkunç şekilde süslemişler. Annemle her görüşümüzde gülerdik. Zaman geçtikçe bir düşünce sardı beni (gizli gizli izlediğim bilim kurgu filmlerinin de etkisiyle) bu güzel fotoğrafların öncesi ve sonrası nasıldı? Bir makine ile zaman yolculuğu yapabilmeyi istemiştim. Babam lisede öğle arasında simit yiyor, parası az çay alıp almamakta kararsızken simit bitiveriyor. doğallıkla erkek arkadaş şakaları yapan arkadaşına gülümsüyor. Annem birinci sınıfa başlamış, süt ve fındık dağıtmışlar. Annem mutlu. Eve döndüğünde kapı önünde babasının ayakkabılarını görüp koşarak eve giriyor, çocuk neşesi gizlenememiş. Sarılmaktan utanıyor dedeme. Yıllar sonra minicikken ölmüş dedim. Nasıl ağladı acaba annem? Yoksa ağlama fırsatını aldılar da misafire çay mi ikram etti? Teyzeme sarıldı mı acaba duyunca üzüntüsünü havalandırmak için? Ya babam o müzik dergisini alabilmek için kaç çay içme fikrine “canım istemiyor” dedi. Barış Manço konserine nasıl bir evden, hangi camdan kaçarak gitti?

Makine bunları gösterebilmeliydi bana. En azından orada olamasam da bir film gibi izleyemez miydim? Sonra zaman geçti güzel insanlar tanıdım. Hep merak ettim ama bir gün bile haddim değildir korkusuyla sorular soramadım. Oysa babama soru sormayı çok severdim. Göremediğim ve göremeyeceğim odasının ayrıntılarını sordum da en hüzünlü çocukluk anısını soramadım. Hayal etmekle yetindim her yaşını, her anısını. Çocukluk fotoğraflarına gülümserken her fotoğrafa anılar da yazdım zihnimde. Sen benim babam, ağabeyim, çocuğumsun. Ömrün boyunca da güzel uçacaksın diye içimden ekledim.

Bir yıl önce bir soğuk gecede terasta kahvelerimizi içerken gülümsemesi çok güzel bir canıma bunlardan bahsetmiştim. O yine çok güzel gülümsedi fakat işin rengi bir hafta önce tekrar izlediğim bir filmle değişti. Dostlarla oturup çocukluğumun travması olan “Küp” filmini izledik. Zihnim zorlanıyor, hiç anlamayacağım Kuantum Fiziği, paralel evrenler (Başbakan’ın paralel evrenlerinden değil!) , harf ve rakamlarla dolu fizik formülleri gözlerimi kocaman yapıyordu yine. Filmi bitirince “Vay be!” nidasını atmayı ihmal etmedik. Leylâ’nın kuyruğunu ekrana doğru sallamasıyla da kuyruklu bir yıldız verdik. Odaya geçip yatağa uzandım ve düşünmeye başladım, “Böyle bir tasarım gücüm olsa idi nasıl bir şey tasarlardım? ” diye işlemeli ve güzel tavanıma (en güzel yeridir evimin) bakarak. Bende o formüller yoktu ama bir şekilde romantikliği ve şirinliği tema olarak yerleştirdiğim olaylar silsilesi vardı. Umut Sarıkaya’nın çizimleriyle keşfettiğim sevimlilikler dünyasının içindeydim! Kulağımda Yann Tiersen çalıyor, üzerimde uçuşan elbisemle Paris Sokaklarında mı sekiyordum? Ya da sosyal medya gündemindeki tavrımdan ve arkadaş sohbetlerinden mütevellit kitap, kahve, kedi, yağmur, şiir, Ortaçgil ve kalplerle mi anımsanıyordum! Tanrım! Kalp simgesinin bir köşesinde hayatını sürdüren klişe kızmışım meğer!

İnsanlar fiziği ve matematiği tema alıp filmler çekerken ben zihnimde icat edeceğim makineyle, merakımı cezbeden insanların geçmişine görünmez olarak yolculuk yapıp defter tutuşlarını, ilkokuldaki kalem açışlarını, ilk diş düşürmenin heyecanını görmek istiyordum. İki olayı mukayese etmek bile korkunçtu. Beynim sevimlilikler dünyasındaki temalar haricinde bilimsel güzelim temalara önem vermiyordu.

Velhâsıl-ı kelâm bugün de başımı yastığa sevimlilikler dünyasının atarlı ve giderli, hem şekilli hatta biraz şukullu, klişelerle ve kalplerle bezenmiş bir prenses olarak koyacağım, kedimi de zorla sıkıştırıp küçük bir çizik yiyeceğim. Şükürler olsun!

 

Zübeyde Dursun

http://zubeydedursun.com.tr/sevimlilikler-dunyasi/

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir